Bir gun elbet ona deger verecek o dogru adami bulacagina inandigim en yakin arkadasima...
N'olur sen de inancini asla kaybetme...
Masanin uzeri burusturulmus yuzlerce kagitla doluydu. Hep benzer cumlelerle basladigi mektuplardi bunlar. "Ben" yaziyordu: "cok yoruldum." Biraz bekliyor, ayni cumleyi tekrar tekrar okuyor ve kagidi burusturuyordu. Saatlerce nasil yoruldugunu anlatmak icin dogru kelimeleri aramis olsa da, bir turlu bulamiyordu. O kelimeleri bulamadikca, icindeki hisleri bir turlu atamiyordu. Bir hastalik ki icinde aylar boyunca buyumustu; once kalbini ele gecirmisti - bunu kabul edebilirdi; ama simdi beynini de ele gecirmeye calisiyordu.
Yirtmaktan geriye sadece 2 sayfasi kalmis olan defterinden bir sayfa daha kopardi ve uzerine ilk tanistiklari tarihi yazdi. Her seyi teker teker hatirlayacakti. Belki bu ona aci verecekti; ama baska turlu de onu yasayamayacakti. Bu yuzden, tarihi atti:
Nisan.
Evet aylardan Nisandi. Iste o gun baslamisti her sey. Icinden cikamayacagi her sey o zaman filizlenmeye baslamisti. En guzel duygulari yasamis ve hicbir seyden de korkmamisti.
Mesela bir gun birbirlerini gormuslerdi; ama bir turlu birbirleriyle konusma cesaretini bulamamislardi. Sadece oylece bakismislar; ancak o arada bile bakislariyla birbirlerine bircok seyi anlatmislardi.
Bir an elinden kalemi firlatti. Bunu yapamayacakti. Guzel her aninin kalbinden bir parca goturdugu kesindi. Atmak lazimdi bu aciyi. Iste bu yuzden bir anda oldugu yerden firladi ve kendine kocaman bir kutu buldu.
Yasananlari dusununce bir hayli kucuk bir kutuydu bu; ama bazi seyler icin yeterdi.
Kutuyu yere koydu ve cilginca odasinda "O'nunla" alakali her seyi kutuya atmaya basladi.
"O'nun" sevdigi parfum. Kutuya.
"O'nun en sevdigi kitap. Kutuya. Zaten lanet bir kitapti her satirini onu dusunerek okudugu icin.
"O'nun" en sevdigi dergi.
Bircok seyi kutuya yerlestirdikten sonra, her seyi atsa da "O'nu" tamamiyle kutuya koyamayacagini fark etti. Bir an kafasini acip beynini de kutuya koymak istedi; ama yapamadi. Bir sure sadece kafasina amacsizca vurup canini acitti; ama bunlarin hicbiri ise yaramadi.
Kutuyu yuklendi ve agir adamlarla odasindan cikti, kutuyu coplerin arasina koydu.
Iste bu kadardi.
Zaman her seyin ilacidir derler ya, bir ilac gibi her gun biraz dozu kadar zaman ilaci aldi. Ta ki annesi bir gun ona uzun sure once biraktigi bir seyi geri getirene kadar...
Kutuyu.
Odasindan aceleyle arkadaslariyla bulusmak uzere ciktiginda, annesi kapida elinde ustu tozlu bir kutuyla bekliyordu. Once bir seyler soylemek icin agzini acti; ancak cumlesine baslayamadan kiz annesinin elinden kutuyu cekip aldi.
Icinde neler oldugunu, icine neler yazdigini adi gibi hatirliyordu. Unuttugunu sandigi her sey, teker teker geri geliyordu.
- "Anne, neden?"
- "Senin icin degerli oldugunu biliyordum. Tutmamin daha dogru oldugunu dusundum."
Annesiyle beraber yere oturdular ve kutudakileri teker teker cikardilar.
Gelecekteki kendisine ve "O'na" yazdigi bir mektup:
"Bir gun butun bunlari seninle beraber okumak dilegiyle..."
Kendi kendine guldu ve sakladigi her seye tekrardan bir bakti. O sirada telefonu caldi. Arayan erkek arkadasiydi. Telefonu mesgule verdi ve uzunca sure "O'nun" en sevdigi kitap olan Kiralik Adam'a bakti. Kiralik asklarin adami, kiralik adam...
Ayaga kalkti.
- "Anne rica ederim bunlari yok et, hem de hepsini. Bu sefer son olsun."
Kapiya yoneldi ve kapiyi actigi anda annesi arkasindan seslendi:
- "Sana deger vermeyen nedense gozune hep degerli gozukebilir; ama sana oyle davranan sadece korkagin tekidir. Ben kizimi o korkaklardan daha guclu olsun diye yetistirdim, onlardan birini hep kalbinde tasisin diye degil."
Kiz annesine bakamadan evden cikti ve gozunden bir damla yas suzuldu. Yillarca butun biriktirdiklerini aglayamadigindan sikayetciyken, simdi bir yas digerini takip ediyordu. Sonunda agliyordu ve yuzunde "O'nu" tamamiyle kalbinden atabilmenin gulumsemesi vardi...
17 Nisan 2011 Pazar
12 Nisan 2011 Salı
Kafatası
Hadi biraz defterin dışına çıkalım.
İnsanlığın en büyük sorunu: iletişimsizlik. Gerçekten. Birbirimize dertlerimizi anlattığımızda algılarımızın kapalı olması ve birbirimizi anlayamamamızdır bizi her zaman geride tutacak olan.
İletişimsizlik evre 1: Karşı tarafa mesajı iletememe.
Bir şey anlatırsınız; ama algılar kapalıdır.
Sonuç: Mesaj oraya ulaşamaz.
İletişimsizlik evre 2: Havayla konuşma.
Mesaj iletilir; ama beyne ulaşmadan bir yerlerde takılır ve bütün söylenenler boşa gider.
Sonuç: Karşıdaki sadece “Acaba bir mesaj mı vardı?” der.
İletişimsizlik evre 3: Anlamazlıktan gelme.
Mesaj iletilir, üstüne üstlük anlaşılır; ancak karşı taraf anlamamayı tercih eder.
İletişimsizlik evre 4: Vazgeçme
“Kendimi anlatamıyorum, bari denemeyeyim.” denilen evredir.
Kafatası gerçekten çok güçlü bir bariyerdir. Siz hiç “kırılan” kafatası duydunuz mu? Damdan düşersiniz; onda da anca anca ezilir. Öte yandan o kafatası o kadar kalındır ki, oradan bir düşünceyi bırakın, bir kelimeyi hatta bir harfi zar zor geçirirsiniz.
İletişimsizlik insanlığın en büyük sorunu. Gerçekten.
9 Nisan 2011 Cumartesi
Bugün
Herkes haklıydı.
Bugün bütün gün konuşulanlar ve daha sonra duyduğum hikayeden sonra, gerçekten neye inanmalıyım tam olarak bilmiyorum.
Yazmak istediğim birçok şey var; ama artık onları nedense kelimelere dökemiyorum. Kafamda sadece sorular kalıyor ve onları da sanırım cevaplayamıyorum; oldukları gibi kalıyorlar. Belki ne olduklarını bile bilmiyorum.
Arkadaşlarımdan birinin bugün anlattığı aşk hikayesinden sonra ve etrafımdakileri de gördükten sonra, gerçekten aşk diye bir şey yok. Artık eminim ben. Herkesin öyle kalbi kırılıyor ki, ben herkes için endişelenmeyi bırakırsam, eminim, ben de her şeyden korkacağım.
İçime bugün böyle öyle şeyler oturdu ki, gerçekten ne demem gerektiğini bile bilmiyorum.
Sadece yazmalıydım.
Yazıyorum.
6 Nisan 2011 Çarşamba
Benim Hikayem
Blogumdan ne kadar uzak kalmışım yahu! Kendisini çok özlemişim, ne yalan söyleyeyim; ancak kendime yeni bir defter aldığımdan dolayı, bloga yazmaktansa artık deftere yazıyorum. Hem daha bohem oluyor; ileriki zamanlarda kahve ya da çay lekesi de bırakmayı düşünüyorum kağıtlarda. Geri dönüp baktığımda bir nostaljik olurum, fena mı?
Peki ben yokken bu süreç içinde neler oldu? En başta, Amerika’dan – Amerika bile değil – Brown’dan kabulüm geldi. Sonunda istediğim gibi oyunculuk okuyabileceğim, harika değil mi? Yıllardır odamda tuttuğum Oscar heykelciğime az da olsun yaklaşabildiğimi bilmek, bana inanılmaz bir gurur veriyor. Başından beri gitmemi ailem istemezken onlara çaktırmadan başvurumu yapıp yollamam bence en başarılısıydı sanırsam. Her ne kadar yüreğim son zamanlarda gitmeyip, Türkiye’de kalmayı yeğliyorduysa da, kabul mektubunu gördükten sonra bir saniye bile düşünmemem gerektiğini anladım. Ben sadece çok şanslıydım; hem de belki de hayatımda ilk defa çok şanslıydım.
Ölüyormuş gibi konuşmak istemem; ama şu da doğru ki, burada geçireceğim son 5 ayıma girmiş bulunmaktayım. Beş ay sonra sadece üçer ay aralıklarla Türkiye’de olacağım; yani hayatımın çoğunu artık başka bir yerde, hayatımda hiç gitmediğim, hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bir yerde geçireceğim. Sanırım bu da tam benlik bir şey: tam bir macera.
Her zaman hayatımın güzel bir hikaye olduğuna inandım. Bu yüzden de hep bir şeylere inandım. Her zaman bir şeylerin gerçekleşmesini bekledim; başıma gelen şanssızlıkların bile “hikayeye daha fazla okur çekmek için” olduğuna kendimi kandırmaya çalıştım. Kabul etmek lazım, bazen öyle bir “drama queen” oluyorum ki, bütün dünyanın benim etrafımda döndüğünü düşünüyor ve hikayeme filmlerden birkaç sahne daha eklemeye çalışıyorum. Bazen olmuyor; ama olsun. Umutsuzluğa kapılıp: “Belki benim hayatımın da kimsenin hayatından farkı yoktur.” diyorum; ancak sonra kendime hatırlatıyorum: Bu benim hikayem ve bana özel her satırıyla.
Gitmeden önce burayı önümüzdeki dört yıl için en güzel şekliyle hatırlamak istiyorum. İyisiyle ya da kötüsüyle, sonuna doğru dünyanın en şanslı kızı olduğum bu öyküyü, daha da güzel tamamlamayı istiyorum. Belki çok fazla şey istiyorumdur; ama buralardan kalbim buruk da gitmek istemiyorum…
28 Mart 2011 Pazartesi
Göğe Bakalım
İnsan YGS bitince tabii böyle azıcıktan da olsa garip bir boşluğa düşüyor. Bugün dersler de baya boş geçtiğinden, edebiyat dersinde de sohbet edip hocanın varlığını inkar ettik. İlginçtir ki, bir ara hoca yanıma geldi ve elime bir kitap tutuşturarak: "Bu şiiri oku" dedi. Ben de o yüzden onun işlevini üstlenerek size: "Bu şiiri okuyun!" diyorum.
GÖĞE BAKMA DURAĞI
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumıyalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukca güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Durma göğe bakalım
Turgut UYAR
25 Mart 2011 Cuma
Siyah-Beyaz
"You know what's wrong with you, Miss Whoever-you-are? You're chicken, you've got no guts. You're afraid to stick out your chin and say, "Okay, life's a fact, people do fall in love, people do belong to each other, because that's the only chance anybody's got for real happiness." You call yourself a free spirit, a "wild thing," and you're terrified somebody's gonna stick you in a cage. Well baby, you're already in that cage. You built it yourself. And it's not bounded in the west by Tulip, Texas, or in the east by Somali-land. It's wherever you go. Because no matter where you run, you just end up running into yourself."
Her eski bir aşk filmi izleyişimde kendi kendime diyorum ki, sorun aşkın olmaması değil; sorun hayatın siyah beyaz olmaması. Gerçekten. Hayat siyah beyaz olsaydı eminim o filmlerdeki gibi sadece birbirimize sarılıp, aşık olduğumuzu, birbirimizi sevdiğimizi anlar; tek bir kelime etmeden bütün duygularımızı birbirimizle paylaşabilirdik.
Bazen filtreli çekim olurdu. Mesela, sevdiğimizle birbirimize baktığımız anlar buğulu olurdu dünyanın geriye kalanı. Renklerin olmaması, hayatımızı hiç de etkilemez; tam tersine, yapaylığın içinde boğulmaz, olduğumuz gibi davranabilirdik.
Beyazın içinde gizli sözlere gerek kalmazdı belki; belki biraz daha gerçekçi olurduk. Hiç çekincemiz olmazdı. “Ya böyleyse?” demez; olduğumuzu ortaya koyardık. Biraz risk almasını öğrenir, bir şeyler için çok geç olmadan hareket ederdik.
Filmin adının “Tiffany’de Kahvaltı” ya da “Casablanca” olmasına gerek kalmazdı. Sadece bizim kendi filmimiz olur, adı da sadece “aşk” olurdu.
Belki de sadece fazla hayal kuruyorum, ha, ne dersiniz?
20 Mart 2011 Pazar
Karalamalarim No:1
Her insanin hayatta bir varolus amaci var. Artik ondan kesinkes eminim. Bazilarimiz para konusunda basarili olurken, bazilarimiz askta, bazilarimiz huzurda, bazilarimiz da basarisizlikta basarili.
Yillar once bir ruya gormustum. Cok kucuktum; ama dun gibi hatirliyorum o ruyayi. Bir ses bana "Hoslandigin cocuk mu, yoksa derslerin mi?" demisti. Su an kucukluk halimi dusundukce bu ruya bana da komik geliyor ve bilincaltimda olusmaya baslayan seylerin, nasil hayatimi su gune kadar yonlendirebilmis oldugunu goruyorum.
Peki ben nasil cevaplamistim bu soruyu? Tabii ki de basarili olmayi secmistim. Basarili olmak daha zordu cunku sevmekten ve sevilmekten. Emek istiyordu, hayati yonlendiriyordu.
Ben artik ne icin yasadigimi biliyorum. Kararimi yillar once vermisim ben, kapilari kapatmis; kendimi bir yone adamisim. Icimde kalan bir parca hep bir seylere inandi ve hayallerini kurdu. Artik biliyorum ki hayat filmlerden ote. Gercek, hem de cok gercek. Eskiden kim oldugumu bilmezdim, artik biliyorum. Ben hicbir zaman kimseye guvenemeyecegim, arkadaslarima bile.
Insan sinirlarina gore davranmali. Ben de artik oyle davranacagim. Bu konu da burada kapandi.
Yillar once bir ruya gormustum. Cok kucuktum; ama dun gibi hatirliyorum o ruyayi. Bir ses bana "Hoslandigin cocuk mu, yoksa derslerin mi?" demisti. Su an kucukluk halimi dusundukce bu ruya bana da komik geliyor ve bilincaltimda olusmaya baslayan seylerin, nasil hayatimi su gune kadar yonlendirebilmis oldugunu goruyorum.
Peki ben nasil cevaplamistim bu soruyu? Tabii ki de basarili olmayi secmistim. Basarili olmak daha zordu cunku sevmekten ve sevilmekten. Emek istiyordu, hayati yonlendiriyordu.
Ben artik ne icin yasadigimi biliyorum. Kararimi yillar once vermisim ben, kapilari kapatmis; kendimi bir yone adamisim. Icimde kalan bir parca hep bir seylere inandi ve hayallerini kurdu. Artik biliyorum ki hayat filmlerden ote. Gercek, hem de cok gercek. Eskiden kim oldugumu bilmezdim, artik biliyorum. Ben hicbir zaman kimseye guvenemeyecegim, arkadaslarima bile.
Insan sinirlarina gore davranmali. Ben de artik oyle davranacagim. Bu konu da burada kapandi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)