16 Ocak 2011 Pazar

Editorun Notu

Bugun blogumun benden habersiz uluslararasi calistigini ogrendim. Valla haberim yokmus, kerata yabanci sitelerde benden habersiz link olarak yer aliyormus. Oralara nasil ulastigi hakkinda hicbir fikrim olmadigi gibi, icinde 5 kelimeden fazla ingilizce yer almayan bu blogda, yabancilarin ne buldugu ve neden paylasma ihtiyaci duyacaklari da tartisilir meselelerden. (Zaten blogunu okuyan kac kisi var demeyin, bu soru sil bastan ediyorum - her ne demekse.)
Her neyse. Butun bu ilgincligin aksine, bugun bir sureligine bloga yazmama karari aldim. Boyle kendi kendime yuzlesme dakikalari yasadigim bloga sanirim bir sureligine ihtiyacim yok. Sorunlari cozmektense, paylastigimi farkedip; onlari cozemesem de en azindan yoklarmis gibi davranmaya karar verdim. Ote yandan, ders calismam gerektigini varsayarsak blog yazmakla gecirdigim o 10 dklari, 10 tane matematik sorusu cozmeye vicdanen tercih etmekteyim. Ama acikcasi, ilk nedenim daha agir basmakta.
Demin oturmus muzik dinliyordum. Her zamanki gibi shufflein azizligine ugradim ve su cumleyi duyunca, o cumle de benim icime oturdu. "So I start a revolution from my bed"
Sanirim benim de devrimim icin vaktim geldi.

Bir surelik bu kadar.
Deniz

13 Ocak 2011 Perşembe

Soguk Savas

Bazen oturup dusunuyorum da, sanirim insanlarin bana soyledikleri hakli bir sey var: "Gokten bir klozet dusse, o anca anca Deniz'in kafasina duserdi." Ne yalan soyleyeyim, valla duserdi. Ornegin, piyango bileti aldim, bilet kayboldu. Iddaa oynadim 30 yildir manchester cityi yenen arsenal, yenemedi. Trene binerken kapisi kapandi, kapinin arasinda kaldim. 3 sn ile tren kacirdim, 15 dk sonra gelmesi gereken tren 40 dk sonra geldi. Bir hafta icinde bindigim butun trenler kacarsiz bozuldu. Film editliyordum, editing bitti; ama save tusuna basamadan bilgisayar kapandi. Hmm... Biraz daha dusuneyim. Heh, yemekhanedeki paketli kazandibimden kil cikti. (Igrenc degil mi?) Ondan sonracigima, kazandibi yerine portakal aliyim dedim, portakalin ustunden kocaman bir zimba cikti. Sonuc olarak, bunlar gibi binlerce sey basima geldi; ama artik hatirlayamiyorum bile hepsini.
Her seyin boyle ust uste geldigi anlarda, basimi yukariya cevirip, "NEDEN BEN?" diye sormak istiyorum. Sonra icimden bir ses diyor ki: "Deniz, sen yilmamalisin. Evrene yenilme."

Iste evren, sana karsi geliyorum. Koy bakalim butun kozlarini ortaya, geleceksen gorecegin var.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Baska turlu bir dongu

"Bosver, unut gitsin."
Ne guzel bir tavsiyedir bu yahu. Her durumda soylenebilir, her olayin cozumlerinde yer alir ve belki de gelecek icin en dogru secimdir.
Bu lafi duyan insanlar sinirlenir, "pesinden git" ya da "sunu bunu yap" tavsiyelerini beklerken, basite kacmayi kabullenemez. "Oyle sey mi olur?!" der.
Unutup gidebilirse insan, "bosver, unut gitsin"in mudaimi olur. Ise yaradigini gorup, herkese de bunu asilamaya calisir. Boylece olaylari cozmeme ama onlardan saklanma dongusunun bir parcasi olur.
Ha bi de bunun icinde baska bir dongu vardir, o en fenasidir. Unuttugunu sanan kisi, agzina bir damla alkol koydugunda hicbir seyi unutmadigini farkeder. Buna da unuttugumu sandim ama hicbir seyi unutmamisim dongusu denir. Boyle anlarda "bosver, gitsin" diyen arkadas da satisi koyar ve kendi dertlerini anlatmaya baslar. Sonucta sadece tekelci amca kazanir.

11 Ocak 2011 Salı

Kiyida kosede kalmis bir hikaye

Hani böyle değersiz şeylerimiz vardır, kaybedildikleri ana kadar da değerli olduğunu anlamadığımız değersiz şeyler… Yerden süpürürken onları bir yandan da toplamak isteriz. Çoğu zaman anılarımız olan bu gereksizlere terliklerimize takılan kumlar süsü verir, o kumları evimize getirdiğimiz için lanet ederiz. Sonra zaman gelir ve o kaybolan anıları, o peşimizde sürüdüğümüz minik kum tanelerinin arasında ararız.
Dün gece yatarken aklıma bir şey takıldı. Daha birkaç gün önce yaptığım bir şeyi hatırlayamadım. Hâlbuki çok eğlendiğimi hatırlıyordum; ama nedense kafamı zorlasam da aklıma getiremiyordum olanları. Renkli ışıklar gözümün önüne geliyor ve bir anda dönmeye başlıyorlardı. Günümle ilgili tek hatırladıklarım bunlardı. Biraz üzüldüm açıkçası, daha bu genç yaşımda hafıza kayıpları yaşamam normal değildi.
Olanları anneme anlatmaya karar verdim; çünkü hatırlama çabası içinde, hiçbir şeyi anımsayamıyordum. Anneme iki gün önce ne yaptığımdan emin olamadığımı; ama çok eğlendiğimi hatırladığımı söyledim. Suratıma gülerek baktı ve gençken her şeyi hızlı yaşadığımız için bir şeyleri unuttuğumuzu vurguladı. Öğüt vermeden de beni bırakmadı: Eğer bana aldığı günlükleri kullansaymışım, böyle bir sorunla karşılaşmazmışım. Bense, günlüklere yazmayı sevmediğimden, bu teklifi ciddiye bile almadım.
Gece tekrar yatağıma yattım ve boş boş tavanı izlemeye başladım. İnsanın işinin olmaması güzel şeydi; hem de bir yandan da komikti. Annem beni hızlı yaşamakla bir nevi suçlarken, anlamıyordu ki aslında ben her şeyi ağırdan alıyordum. O anda tavanda yürüyen böceği fark ettim ve içimden bir titreme geçti. Yatağımdan kalkıp, o böceği öldürmek ve tavana bakmaya devam etmek istedim; ancak üşendim ve öylece tavana bakmaya devam ettim. “Hadi yine şanslısın böcek, ah bir üşenmesem ben sana neler yapardım.”
Birden bir ses – hayır hayır - bir beste, adını koyamadığım bir şey kulağımda çınlamaya başladı, ya da çalmaya başladı desem daha doğru olur herhalde. Hafif ve sakinleştirici; ama bir masal müziği. Avrupa’da küçük bir köye gitseniz çalacak türden ya da Roma’da bir film çekseniz arka plandan yavaşça konuya süzülecek bir melodi.
Her şeyden öte, bu gerçek bir ezgiydi. Yaşanmış bir ezgi. Gözlerimi kapayınca tekrar o renkli ışıkları gördüm. Anılarımın geri geldiğini düşündüm bir an. Gözlerimi iyice sıktım ve kendimi görmeye zorladım. Zihnimin yanılsamasını bana yansıtan göz kapaklarımda olanları bulmaya çalıştım ve karşıma hiç beklemediğim bir şey çıktı.
Tanıdık bir yüz; ama kapının altına süpürülmüş bir yüz. Bana bakıp gülümsüyor ve atlıkarıncanın üzerinde benimle beraber dönüyor. Ben ağlıyorum; ama gördüklerimden dolayı o an mı ağlamaya başlamıştım, hiç anlayamadım. O ise gülmeye devam ediyor, hatta kahkahalarıyla etraftakilerin dikkatini bile çekiyor. O yaşta birinin atlıkarıncadan bu kadar zevk alması, çoğu insan tarafından garipsenmiş gibiydi.
Bir anda görüntüler kesildi ve gözlerimi açtığımda böcekle göz göze geldik. Koca gözleriyle bana bakıyor ve bir yandan da bir işler çeviriyormuş gibi ellerini birbirine sürtüyordu. İğrençti; ama bana beni hatırlattı. Yüzleşmeyi hatırlattı. O zaman atlıkarıncadakinin kim olduğunu anladım.
İnsan harika bir yaratık; ama bir o kadar da incinmeye açık. İncinmekten korkan ben, seni dalgalarımla yorup kafamın içinde küçük taneler haline getirdim. Sonra onları denize dağıttım; ama dönerken eve o parçaları da getirdim. Hatırlayamadığıma şaşmadım olanları anımsayınca. En büyük korkumun korkmak olduğunu anladım; çünkü elini uzattığında elini tutmayışımı ve atlıkarıncadan düşüşünü gördüm. Seni öylece orada bıraktım.
Renkli ışıklar ve güzel bir müzik. Seni sevmeseydim, sana bunu yapmazdım; seni orada öylece bırakırdım. Bırakırdım, atlıkarıncada öylece dönerdin saatlerce ve saatlerce …

7 Ocak 2011 Cuma

Yesil, upuzun cimler. Hafif esen bir ruzgar ve cimlerin uzerinde uzanmak. Gozleri kapamak ve dogayi dinlemek. Ucan kuslari, hisirdayan dallari icinde hissetmek.
Garip bir seyler duyumsamak bir an; ama yine de gozleri acmamak. Kararsiz kalmak, guvenmeye calismak, denemek.
Daha sonra bir an bir damla dusuyor tene; ama gozleri acmak yok. Icinde oldugun dunyaya tutunmak en guzeli. En guzeli gozler kapaliyken.

Ikinci damla. Uc. Dort ve bes...

Takiben bir gok gurultusu ve artik cilginca hareket eden cimlerin vahsi ugultusu. Gozleri acmak yoktu belki; ama daha fazla tutunamiyordu insan. Kim oldugunu bilmedigin bir insan icin bir dunyada kaybolmak kolay gorunse de zordu. Hele firtina da cikmisken.

Garip bir seyler oluyor. Gozler aciliyor.

Sen kimsin?

4 Ocak 2011 Salı

Metamorfoz

Insa ettigimiz binalarin arasinda kucucuk kalip, kayip mi olduk? Kim oldugumuzu hatirlamaz hale mi geldik? Saga sola kosarken, neden yasadigimizi ya da en azindan neden yasadigimizi sorgulamayi mi unuttuk?
Icimizden gelenleri saklamayi, bir seylerden kacmayi mi ogrendik? Hayatimizda hicbir degeri olmayan seyleri hayatimizin en ortasina yerlestirmeyi mi benimsedik? Asil degerli olani kaybederken, icimizde yuzlesemediklerimiz yuzunden gitmesine izin mi verdik? Bazen agzimizdan sadece bir kelimenin cikmasi icin saatlerce dusunmemiz mi gerekti? En guzelini soylemek isterken, susmayi mi tercih ettik? Yoksa tanimaktan mi korktuk?
Kendi ellerimizle yarattigimiz canavara mi yenildik?

2 Ocak 2011 Pazar

Başlık bile bulamıyorum - O derece.

Bu yazıyı bugün benimle bu şoku paylaşmış olan arkadaşım Eren'e ithafen yazıyorum.

Ne yalan söyleyeyim, uzun süredir inancım kalmamıştı. Durmadan bir şeyleri sorguluyor, her gece ettiğim o masumane dileklerle dolu duaları yapmıyor; yatağımda konuştukça da, boşa konuşmuşum hissine kapılıyordum. Bugün öyle bir şeyin farkına vardım ki; bir şeylere inanma konusuna çok sert baktığıma karar verdim.
Tam 1 hafta önce dershanedekilerin zoruyla falcıya gittim. (Ne işim var benim falcıda?) Kadın da o kadar alakasız şeyler söylemişti ki, pek umrumda olmadı, tam tersine gitti 15 lira bile dedim. Üstüne üstlük, Eren'le konuşup: "Abi nasıl kandırıldık belli değil, gitti paracıklar, hadi gel iddaa oynayalım bari." şeklinde bir konuşma dahi geçti aramızda.
Kadın bir çok şey söyledi aslında orada, bir tanesine kısmi hak verdim; ama o da bilinmeyecek bir şey değildi. Drama her gencin hayatında olan bir şey; ancak ve ancak, "ailen yeni ev alacak" deyince, ben de içimden kadına gülüp, "yok canıııım" dedim. Daha sonra eve gelip, bunu annemle babama anlatınca kahkahalarla güldüler.

*Dün babam eve gelince yeni bir ev alacağını söyledi.

Bugün Coğrafya dersinde ben yeraltı sularını dinlerken, Eren bana döndü ve sadece: "Deniz, fal." dedi. Evet, haklıydı, "fal". Fal çıkmıştı. Belki şu an delirmiş olduğum düşünülebilir; ama inanılmaz inandım ben bu işe. Belki kadına bir daha gitsem, zırvalayıp alakasız şeyler söyleyecek; ama şu an bana öyle değişik bir his verdi ki, sanırım inanmaya ihtiyacım varmış.